busan-treni

Yönetmen: Sang-ho Yeon
Senaryo: Sang-ho Yeon
Oyuncular: Yoo Gong, Dong-seok Ma
Yapım Yılı: 2016
Ülke: Güney Kore
[ratings]


Konusu: Sok-woo, Seoul’da borsacılık yapan bir beyaz yakalı. İşi tüm vaktini aldığı için kızına yeterince vakit ayıramamaktadır. Doğum gününde kızına yanlışlıkla ikinci kez aynı hediyeyi alan Sok-woo bu duruma çok üzülür. Kızının doğum günü hediyesi olarak kendisinden ricası, babasının boşanmış olduğu annesini görmek üzere Busan’a gitmektir. Sok-woo kızını kırmaz ve ertesi gün kızıyla birlikte Busan’a gitmeyi kabul eder.

Trenle Busan’a gitmek üzere yola çıktıkları gün şehirde bir zombi salgını patlak verir ve hızla yayılır. Ancak ne babayla kızın, ne de trendekilerin bu durumdan haberleri yoktur. Salgın trendeki yolculara da bulaşmıştır. Sok-woo kızını, kendisini ve trendeki diğer yolcuların yaşamlarını kurtarabilmek için amansız bir mücadeleye girişmek zorunda kalacaktır.

busan treni zombi filmi

Train to Busan / Busan Treni, son yıllarda izlediğim en iyi zombi filmlerinden biri arkadaşlar. Şiddetle tavsiye. Özellikle kalabalık ve çok hareketli zombi saldırısı sahneleriyle dikkat çekiyor. Bu sahneleriyle biraz World War Z filmini de andırıyor.

busan-treni-zombi sahnesi

Yönetmenin Seoul Station / Seul İstasyonu adlı, aynı konulu bir de animasyon filmi var. Filmi beğenenler ona da göz atmak isteyebilirler. İyi seyirler.

train-to-busan-2-busan treni

Korkufilmi.net Notu:

10

Busan Treni Fragman:

entrance

Yönetmen: Dallas Richard Hallam, Patrick Horvath
Senaryo: Dallas Richard Hallam, Patrick Horvath, Karen Gorham
Oyuncular: Suziey Block
Yapım Yılı: 2012
Ülke: ABD
[ratings]


Konu: Entrance filminin kahramanı, ev arkadaşı ve köpeğiyle birlikte Los Angeles kentinin banliyölerinde yaşayan bir garson kız. Sıradan bir yaşamı olan kızımız, tüm gününü birçoğumuz gibi sıkıcı ve monoton biçimde iş yerinde, hep aynı işleri yaparak geçirmektedir. Evine geç döndüğü akşam saatlerinde ise tek küçük keyfi köpeğini birkaç blok gezdirmekten ibarettir. Büyük bir kentte yaşamasına rağmen, yine birçoğumuz gibi sosyal hayatı neredeyse hiç yoktur, varmış gibi görünen de sahtedir.

Bir sabah uyandığında köpeğinin kaybolduğunu fark eder. Bir süre köpeği arasa da bulamayacaktır. Hayatının tek anlamı da kaybolup gitmiş gibidir ve her gün yaşadağı rutin artık onu zorlamaktadır. Kentten ve evden taşınmayı düşünse de buna fırsat bulamayacaktır. Çünkü her ne kadar yapayalnız hissetse de kızın peşinde onu uzaktan izleyen birisi vardır ve kentten gitmesine izin vermemekte kararlıdır.

Entrance ile ilgili IMDB yorumlarını okurken en ilgimi çeken, filmi Ti West filmlerine benzeten yorum oldu. Ti West filmlerinin kahramanları gibi, sıradan yaşamı olan sıradan bir karakterin, sıradan detaylarla dolu monoton yaşamı odakta. Tıpkı Ti West sinemasında olduğu gibi sıradanlık üzerinde son derece yavaş bir gerilim kurulumuyla ilerlenen brutal bir son. Ne var ki ortak noktalar bence sadece bu kadarla sınırlı. Bu filmin Ti West filmografisinin çizgisinden çok keskin biçimde ayrıldığı bir benzemezliği var. Ti West popüler biçimde tüketilebilecek bir öyküyü, günümüzde popüler olmayan unutulmuş bir tarzda, 70ler sinemasına yaraşan yavaş ve gerilimli bir akışta sunmayı tercih eden bir yönetmen. Entrance’da ise filmi popüler kılabilecek hiçbir unsur yok, filmin böyle bir iddası da yok. Entrance, popüler olmaya hiç bir biçimde özenmeyen, izleyicisine vermeyi hedeflediği tek bir fikir ve tek bir his üzerine kurulmuş minimal bir sanat filmi.

Entrance tarz olarak Ti West’den çok, Semih Kaplanoğlu‘na yakın. Kaplanoğlu bir gün bir korku filmi çekmeye niyet etse, bundan farklı bir film çekebileceğini sanmıyorum. Öyle ki, filmi izlerken en çok aklıma gelen referans da Kaplanoğlu’nun ilk filmi “Meleğin Düşüşü” idi. Kameranın sürekli, sonsuz gibi görünen tekrarlarla aktardığı monoton hayatlar, üzerine bir kadın olarak kentte, bütün bu yabancılığın orta yerinde yapayalnız yaşama çabası, ve filmin sonunda çizgileri aşmış bir karakterin o noktaya kadar kendisini boğmuş ve sınırlandırmış kente uzaktan bakışı; bu tamamen alakasız gibi görünen iki filmi birbirine algımda yakınlaştıran ortak noktalar.

Entrance’ı, sonundaki 15 dakikalık açıklamasız ve dolayısıyla anlamsız görünen şiddet sahneleri dışında, klasik anlamda bir korku filmi olarak sınıflandırımak zor. Eğer amacınız kolay tüketilir, eğlencelik bir korku filmi izlemek ise Entrance’dan uzak durmalısınız, çünkü aradığınız film bu değil. Son 15 dakikasına kadar bir günlük yaşam dramasından farksız gelişen film, son dakikalarında filme sürpriz biçimde giren bir seri katilin evdeki herkesi kesip biçmesiyle bambaşka bir boyuta geçiyor. İşte bu da filmi vermek istediği mesaja kavuşturan açılım:

Bütünüyle yalnız hissediyor olabilirsin. Bu kentin seni hiç umursamadığını zannedebilirsin. Yaşadığın herşey, tüm hedefler, tüm inançlar, tüm dostlar, tüm sevgiler, tüm yakınlıklar sana sahte gelebilir. Tüm umutların, monoton yaşamının içinde kaybolup gitmiş olabilir. Ama belki de birileri seni umursuyordur. Belki de o kadar unutulmuş ve yalnız değilsindir. Belki de birileri seni gerçekte olduğun kişi gibi görebiliyordur. Belki birisi seni hissediyordur. Belki de o biri, seni öldüren biridir.

Gökhan Toka

dark circles

Yönetmen: Paul Soter
Senaryo: Paul Soter
Oyuncular: Pell James, Johnathon Schaech
Yapım Yılı: 2013
Ülke: ABD
[ratings]


Konu: Şehir hayatından usanmış olan Alex ve Penny, yeni doğmuş bebeklerini büyütmek üzere kırda sakin bir eve taşınmaya karar verirler. Ancak br süre sonra bu karardan pişman olmaya başlayacaklardır. Bebek sürekli ağlayıp durmakta, çiçeği burnunda anne babayı geceleri bir an olsun uyutmamaktadır. Yandaki arsada başlayan yeni ev inşaatından gelen gürültüler de çiftin gündüz uykusu çekmesine engeldir. Uykusuzluk ve stres Alex ve Penny’nin hayatlarını alt üst eder. Hem Alex hem de Penny bir süre sonra halüsünasyon görmeye başlarlar. Ya da halüsünasyon gördüklerini düşünürler. Her ikisi de evin çevresinde ve içinde gizemli bir kadının dolaştığını görmektedir. Ya da belki de bir hayli ucuza aldıkları bu yeni ev aslında “hayaletlidir”.

After Dark Films’in yeni filmi Dark Circles, ilk bakışta aynı şirketin 2011 yapımı filmi “Fertile Grounds“un bir benzeri gibi. Şehir hayatından bunalan genç çiftin kırda lanetli bir eve taşınmaları zaten çok orijinal bir konu sayılamaz. Bir noktaya kadar Fertile Grounds ve benzer filmlerin çizgisinde ilerleyen ve çiftin karşılıklı kafayı yeyip birbirlerini öldürmeleri şeklinde bir aile faciasıyla sonlanacakmış gibi görünen Dark Circles tam anlamıyla sağ gösterip sol vuruyor.

Film, beklenmedik yerden vurma konusunda çok başarılı. Öyküsündeki ana twistlere ek olarak detayları ile de öyle. Hani hepimiz biliriz, bir buzdolabının kapağı açıksa kapanırken illa ki arkasından birşey çıkar. Ya da aynalı banyo dolabı kapandığında, aynada belirecek uğursuz figürleri az çok korku filmi izlemiş herkes bilir ve bekler. Filmde bu gibi sahnelerden doğal olarak bolca var, ancak korku sineması izleyicisinin bu gibi ufak tefek alışkanlıklarını kimi zaman karşılıksız bırakmaya yemin etmiş bir film Dark Circles. Bu gibi bazı küçük sahneleri ile bile, kaliteli korku – gerilim sinemasının konuştuğu dili bildiğini belli eden, o sahnelerde verilmesi gerekli gerilimi çok iyi veren, ama kimi zaman o korku dolu ve alışıldık beklentiyi karşılamayarak klişenin etrafından dolanmasını da bilen bir film.

Dark Circles, hayalet – hayaletli ev öyküsünü, kahramanların yavaş yavaş delirdiği bir kişilik korkusunun içerisinde, spoiler vermemek adına değinmeyeceğim üçüncü bir unsuru da ekleyerek, farklı uçta korku çarpanları olan başarılı bir anlatıda birleştiriyor. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim, kaliteli bir 2013 filmi. Daha ilk açılış sahnesi ile izleyiciyi içine alan, sahne sahne hem gerip hem korkutan irili ufaklı buluşlarla dolu, Sinister gibi benzer konulu fakat durağan bir filmin aksine sürükleyiciliği de olan bir film.

Gökhan Toka

warm bodies sıcak kalpler

Yönetmen: Jonathan Levine
Senaryo: Jonathan Levine, Isaac Marion
Oyuncular: Nicholas Hoult, Teresa Palmer, John Malkovich
Yapım Yılı: 2013
Ülke: ABD
[ratings]


Konu: Önlenemeyen bir salgın sonucu dünyadaki insanların çoğu zombi haline gelmiştir. Hayatta kalan küçük bir insan grubu da inşa ettikleri büyük bir duvarın arkasındaki, ayakta kalmış tek şehirde yaşamaktadır. Filmimizin kahramanı olan “R” ise genç bir zombidir. Beraber “hmmmm” “grrrr” “vrrrr” biçiminde sohbet ettikleri zombi arkadaşı “M” ile birlikte terk edilmiş hava alanında yaşamaktadır. İnce ruhlu bir zombi olan “R”, hayatında taze beyin dışında da bazı şeylerin eksikliğini çekmektedir. Örneğin müzik veya daha kaliteli bir sohbet gibi.

Yiyecek birşeyler bulmak üzere bir gün şehre inen zombi dostlarımız bir grup insanla karşılaşır. “R” bu insan grubundaki genç kıza görür görmez aşık olur. Çıkan çatışmada akıllıca davranıp kızın erkek arkadaşının beynini yiyen “R”, kızı da beraberinde götürür. Kızla iletişim kurmakta ve güvenini kazanmakta zorlanan “R”, sıkıştıkça kızın rahmetli erkek arkadaşının zuladaki beyninden bir parça yer. Yedikçe de kızın erkek arkadaşının anılarına ve vizyonuna sahip olmaktadır. Doğru perhiz ile bir süre sonra olayı tamamen kavrayan ve kıza nasıl davranması gerektiğini çözen zombi “R” yavaş yavaş kızın sevgisini kazanır. Peki dünya yepyeni ve kokuşuk bu aşka hazır mıdır?

Vasatlık ve aptallıkta sınır tanımayan Warm Bodies, hesapta ilginç ve orijinal bir öykü anlattığını idda eden bir film olabilirdi. Tabi eğer zombi gençle normal kızın aşkını anlatan daha önce çekilmiş aynı konudaki çok daha ilgi çekici başka filmler olmasaydı. 2011 yapımı DeadHeads, ya da 1993 yapımı My Boyfriend is Back gibi. Warm Bodies’in farkı ve tabi vizyona girecek kadar “başarılı” olmasının sebebi ise kullandığı formülde gizli: vasatlık ve aptallıkta yani.

Warm-Bodies sıcak kalpler

Vasatlık ve aptallık günümüzün başarı formülü haline geldi. Ne kadar vasat ve aptal bir film çekersen o kadar geniş kitleye hitap eder, o kadar da çok kişi tarafından izlenirsin. Warm Bodies’in CNBCE’nin hafta sonu pelesenklerinden “Revolution” benzeri saçmalık ve sığlıktaki post apokaliptik dünya vizyonu, yakışıklı ve liseli duygusallığındaki zombileri, duygusal video klip tadındaki “ve zombi yürür ve o sırada romantik bir şarkı baştan sona çalar” biçimindeki standard tipte CNBCE dizi içi dolguları, filmi herkes için tüketilebilir hale getirmeye yetiyor. Getiriyor da ne oluyor, keşke iyi bir halt olsa. İşte filmin üzerime yığdığı lanet olasıca mesajlar:

  • Zombi genç R ve kız arkadaşı arasındaki aşk ile zombiler yeniden sevmeye başlıyor. (öff)
  • Sevgi bütün dünyayı değiştiriyor, güzelleştiriyor. (puff)
  • Dünyayı güzellik kurtaracak, bir zombiyi sevmekle başlayacak herşey (kusucam şimdi).
  • Zombiler ve insanlar kardeştir, ayırmaya çalışan kalleştir, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde… (elime konuş)
  • John Malkovich hiçbir zaman film seçen, iyi filmlerde oynamaya gayret eden bir oyuncu olmamıştır. Ama bu filmde, hayatının en gereksiz oyunculuğunu gerçekleştirmiş. Sadece bu açıdan akılda tutulası, gerektiğinde “Malkovich’in en kötü filmi” diye ahkam kesilesi, onun dışında hemen unutulası bir film. Ayrıca, artık ölümüne zombi olmuş ve sevgi mevgi ile dönüştürülemeyecek “Bonies” (kemikliler) adlı alt türün CGI ile yaratılmış görüntüleri de korkunçtu. Korkunçtu derken, gerçekten çok kalitesizdi demek istiyorum. 30 yıl önceki bir teknoloji ile yapılmış, daha çok 1984’ün Terminatör’ünden kesip yapıştırılmışlar gibiydi.

    Konusuyla, vasatlığıyla, aptallığıyla, şarkı türküsüyle, efektiyle: Tam bir liseli filmi. Ya da belki de herkesin anlayabileceği biçimde şöyle söylemeliyim: “Tek kelimeyle, zaman kaybı” (“zaman kaybı” aslında iki kelime, tek kelime nasıl oluyor, bilen biri DMden bana doğru yürüyüp konu hakkında aydınlatırsa sevinirim )

    Gökhan Toka

    chained

    Yönetmen: Jennifer Chambers Lynch
    Senaryo: Jennifer Chambers Lynch, Damian O’Donnell
    Oyuncular: Vincent D’Onofrio, Eamon Farren
    Yapım Yılı: 2012
    Ülke: ABD
    [ratings]


    Konu: Taksi şöförü Bob (Vincent D’Onofrio) işinden arta kalan zamanlarda seri katillik hobisiyle ilgilenmektedir. Arabasına yalnız binen bayanları kaçırarak en yakın yerleşimden millerce ötedeki evine getirir ve burada kadınlarla birlikte olduktan sonra onları öldürür. Bir gün Bob’un arabasına 9 yaşındaki küçük oğluyla birlikte bir anne biner ve Bob onları da kaçırır. Çocuğun annesini öldürdükten sonra çocuğu zincirlemeye karar verir. Katil Bob, çocuğa yemek yapma, evi temizleme, cesetleri ortadan kaldırmakta kendisine yardım etme gibi bir takım görevler verir. Çocuk Bob’un verdiği görevleri yapmazsa en iyi ihtimalle dayak yiyecek, kötü ihtimalle de öldürülecektir. Çocuk Bob’un verdiği görevleri yapar, hem de yıllarca. Aradan yıllar geçmiş ve küçük çocuk artık genç bir erkek olmuştur. Şimdi artık Bob’un çocukla ilgili başka planları vardır. Yıllarca beraber yaşamış bu zoraki ikilinin arasında sapıkça bir baba oğul ilişkisi gelişmiştir. Bob çocuktan kendisi gibi bir seri katil olmasını istemektedir. Çocuk ya Bob gibi kadınları öldüren bir katil olacak, ya da bir şekilde bu evden kaçacaktır.

    chained-2012

    “David Lynch’in kızı” titriyle 1993’de yönetmenliğe adım atan Jennifer Lynch’in başı, ilk filmi Boxing Helena ile epey derde girmişti. David Lynch gibi efsane bir yönetmenin kızı olmak her yaptığınızın eleştirmenler ve izleyiciler tarafından lime lime edileceği anlamına gelir. “David Lynch’in kızı olmasa hiç bir halt yapamazdı”, “onda babasının ışığı yok”, “babasını kopyalamaya çalışıyor ama olmamış” gibi eleştiriler her köşe başında beklemektedir. Jennifer Lynch de malesef bu eleştirilerin üstesinden gelemedi. Boxing Helena’nın kağıt üzerinde çok iddalı, rahatsız edici ve sert bir konusu olmasına rağmen, filmin “herşey meğer bir rüyaymış” biçimindeki bitişi, hem David’in kızından babasınınkilere benzer rahatsızlıkta bir film bekleyen Lynch sevenleri hem de kızın açığını kollayan eleştirmenleri kendine çeken bir kara delik gibiydi. Babası ilk hatasını Dune’u çekerek yaptığında geçmişinde başarılı bir filmografi vardı, ama ilk filminiz bir “başarıszlık” olarak addedilmişse işiniz çok daha zordur sanırım.

    Boxing Helena’dan sonra tam 15 yıl boyunca hiç film çekmeyen Jennifer, 2008’de Surveilance ile yeniden yönetmen koltuğundaydı. Surveilance’da babası David Lynch de kendisine yapımcı sıfatıyla destek vermişti ve ortaya gerçekten “Lynch” markasına yaraşır tuhaflık ve rahatsız edicilik kapasitesine sahip bir iş çıkmıştı. Babasının yardımıyla Surveilance ile geçer notu kapan Jennifer sonrasında seri halde film çekmeye başladı. Ancak Boxing Helena’dan sonra çektiği hiç bir film, Surveilance da dahil, ya hiç vizyona girmedi ya da çok sınırlı biçimde girdi. Filmleri genelde DVD piyasasında kaldı.

    Jennifer Lynch’in en son işi olan 2012 yapımı Chained de, festivaller ve DVD harici piyasaya çıkmamış, gösterime girmemiş bir film. Ama iyi bir film mi? Evet öyle. Yine Lynch markasına yaraşır kışkırtıcılıkta, ama bu defa Lynch tarzından bağımsız bir film. Hatta denilebilir ki Boxing Helena’ya daha yakın bir film. Boxing Helena’da sevdiği kadını kol ve bacaklarını keserek tutsak alan sevgilinin yerinde bu defa, farklı bir okumayla “çocuğunu” tutsak alan bir “babanın” öyküsü. Chained’in özellikle alt metni, bu şekilde bakıldığında filmi Jennifer Lynch’in filmografisi açısından önemli bir dönemeç haline getiriyor. Bu şekilde baktığımızda, rüştünü ispatlamış ve artık büyümüş bir Jennifer’ın “babasının baskıcı gölgesinden” kurtulduğu, kurtulmaya çalıştığı bir film olarak okuyabiliriz Chained’i.

    Gökhan Toka