dehşet evi

Yönetmen:Miguel Ángel Vivas
Senaryo:Miguel Ángel Vivas, Javier García
Oyuncular:Guillermo Barrientos, Dritan Biba, Fernando Cayo
Yapım Yılı: 2010
Ülke: İspanya, Fransa
[ratings]


Konu: Joven ailesi, yeni evlerindeki ilk gecelerinde eve zorla giren maskeli üç Doğu Avrupalı saldırganın saldırısına uğrarlar. Adamlar paranın peşindedir. İşkenceye maruz kalan aile fertleri, şiddete şiddetle karşılık vermeye karar verirler. Kedi fare oyunu tersine mi dönecektir?

Dikkat çekici kısa korku filmi I’ll See You in My Dreams yönetmeninden, uzun yıllar sonra gelen bir uzun metraj.


human_centipede

Yönetmen:Tom Six
Senaryo:Tom Six
Oyuncular:Dieter Laser, Ashley C. Williams, Ashlynn Yennie, Akihiro Kitamura
Yapım Yılı: 2009
Ülke: Hollanda
[ratings]


Konu: Avrupa seyahatine çıkmış Amerikalı iki genç kızın arabaları Almanya’nın ormanlık bir bölgesinde bozulur. Vakit gece, ortalık tenhadır. Kızlar yakınlardaki bir villaya yürüyüp yardım istemeye karar verirler. Evin sahibi, kafayı yemiş gibi görünen, sinirli bir Alman doktordur. Adam kızları evine konuk eder. Ancak kızlar ertesi gün uyandıklarında kendilerini yataklara bağlanmış ve uyuşturulmuş bulurlar. Sonraki gün adam bayılttığı bir Japon genciyle eve gelir. Kızlar ne olduğunu anlamamakta ve kimsenin duymayacağını bile bile yardım için bağırmaktadırlar.

Doktor bağladığı kızlara ve Japon gence bir sunum yapar ve büyük projesini onlara detayları ile anlatır. Doktorun amacı bu üçünü cerrahi bir operasyonla ayrılmayacak biçimde birbirine dikmektir. Sonuçta ortaya çıkacak olan şekil BİR İNSAN KIRKAYAÄžIDIR.


The Human Centipede (First Sequence) – Trailer
Yükleyen dreadcentral. – Filmler ve diziler Dailymotion'da


the-children

Yönetmen:Tom Shankland
Senaryo:Tom Shankland, Paul Andrew Williams
Oyuncular:Rachel Shelley, Eva Birthistle, Stephen Campbell Moore, Jeremy Sheffield
Yapım Yılı: 2008
Ülke: İngiltere
[ratings]


Konu: İki aile yılbaşını birlikte kutlamak için karlar altındaki kır evinde buluşurlar. Başlarda çocukları ile birlikte harika zaman geçirirler. Ancak çocuklar uyuyup uyandıktan sonra işler değişir. Anlaşılamayan bir sebeple çocuklar garip davranmaya başlarlar. Filmin yaklaşık tamamı bu ikinci günde, gündüz saatlerinde geçmektedir. Sonunda bu mutlu aile etkinliğini çok az sayıda kişi sağ salim atlatabilecektir.

The Cottage filminin senaristi ve yönetmeni Paul Andrew Williams tarafından yazılmış, Cottage ile aynı yıl çekilmiş olan The Children, Paul Andrew Williams ismini yakından takip etmemiz gerektiğinin iyi bir kanıtı. Çocuksu hal ve tavırlarla amaçsız kötülük arasındaki geçişler çok saydam ve belirsiz. Büyüklerin çocuklarından gelen bu kötülük karşısındaki istemsiz ve isteksiz hayatta kalma tepkileri de Haneke vari bir atmosfer yaratıyor. Canınızdan bir parça olan, gözünüz gibi sakındığınız çocuğunuz birden gözünüze bir kalem saplamak istese ne yapardınız? Bu filmi izledikten sonra çocuk sahibi olma düşüncesini tekrar gözden geçirebilirsiniz. Mimikleri olanca açıklığıyla vermek ve bu aykırı düşüncenin korkusunu apaçık biçimde yansıtabilmek için filmin tamamı gündüz vaktinde geçiyor ve film sırf bu sebepten bile karanlıkta geçen onbinlerce korku filmlerinden farklılaşıyor.

Korku Filmleri Notu:

Film:9 Puan

Korkutuculuk: 4 Puan

Gerilim: 4 Puan

Kan & Revan: 3 Puan


thelasthouseontheleft

Yönetmen:Dennis Iliadis
Senaryo:Adam Alleca, Carl Ellsworth, Wes Craven
Oyuncular:Garret Dillahunt, Sara Paxton, Monica Potter, Tony Goldwyn, Spencer Treat Clark
Yapım Yılı: 2009
Ülke: ABD
[ratings]


Konu: 17 yaşında, hayatın baharında genç bir arkadaşımız olan Emma ve ailesi, tatillerini geçirmek üzere, ormanın ortasında, gölün kıyısındaki evlerine gider. Küçük kasabada hayat sıkıcı olduğundan Emma arkadaşı Paige ile takılmaya karar verir. Birlikte dinelen iki genç kız, kasabanın dükkanında kanlı paralarla alışveriş yapan sessiz yeniyetme oğlan Justin’le tanışırlar, ama paralara dikkat etmezler. Justin’de uyuşturucu olduğunu öğrenen kızlar onun mekanına gitmeye karar verirler. Bir süre de burada dinelen kızların rahatı, Justin’in ailesinin (babası Krug, amcası ve babasının sevgilisi) eve teşrif etmesiyle bozulur. Justin’in ailesi alenen psikopattır, katildir. Kızları ormana götürüp burada türlü işkenceler yapan ve ölmeye terk eden psikopat aile, fırtına patlak verince yakınlardaki eve sığınmak zorunda kalır. Ne var ki bu ev Emma’nın ailesinin evidir. Aile önce Türk misafirperverliği ile kazazede aileyi konuk eder. Bir yandan da merakla kızlarının eve gelmesini bekleyen zavallılar, evlerine buyur ettikleri kişilerin aslında kızlarına etmediğini bırakmamış psikopatlar olduğunu öğrendiklerinde, “psikopat” kelimesi anlam değiştirecektir.

Korku Filmleri Yorumu: Ne yalan söyleyeyim, bu yeniden yapım furyası patlak verdiğinden beri çok eğleniyorum. Wes Craven’in 1972 yapımı ilk filminin bir yeniden çekimi söz konusu bu kez de. Film son dönemlerde korku sinemasında sıkça gördüğümüz, 1970 ve 1980 korku filmlerinin yeniden çekimlerinde genelde olduğu üzere oldukça eğlenceli (uzakdoğu filmlerinin yeniden çekimlerinin ise genelde bana göre oldukça sıkıcı olduğunu itiraf etmeliyim).

Bu eğlence durumu zannedersem, konuyu izleyicinin zaten bildiğini varsayan yönetmen, senarist ve yapımcıların, konuyu tamamen anlatmak yerine kanlı ve canlı ufak tefek detaylara daha fazla takılabilmelerine önayak oluyor. Burada da işte uzakdoğu filmlerinin yeniden yapımları ile 70-80 Amerikan korkularının yeniden yapımları arasındaki fark ortaya çıkıyor. Uzakdoğu filmlerinin yeniden yapımlarında, öyküyü yerelleştirmek (Amerikanlaştırmak diyelim biz ona) ve bu yeni kültür için inanılır kılmak için gösterilen çaba anlatımı bozuyor, bayıyor, sıkıcı hale getiriyor. 70 ve 80′lerin Amerikan korkularının adaptasyonunda ise bu gibi şeylerle, hatta ve hatta konuyu anlatmakla bile vakit kaybedilmiyor :)

Eğlenceli bulduğumuz, filmdeki bu detaylar neler: Örneğin aile reisinin bu çekimde doktor yapılmış olması. Dolayısıyla anatomiden anlar ve kan tutmaz bir hali olması. Psikopat aile fertlerinden birinin kırık burnunu önce tedavi etmesi, güzelce dikmesi (nedense bu tıbbi sahneler bile gözümüze gözümüze sokulmakta: işte size şiddet istismarı), sonra adamın kızının canına kastetmiş bir psikopat olduğunu öğrenince vırççç diye o burnu yine alenen göçertmesi, adamı bıçaklaması, lavaboda boğması, çöp öğütücüsü ile öğütmesi ve kafasına çekiçle delik açması…

Haa tamam eğlendik böyle ufak tefek şeylerle, yönetmen de doğrusu gerilimi çok iyi verdi ama… sonuçta ne oldu? Bir kere suyunun suyu oldu, ağzımızda yavan bir tat kaldı. Wes Craven’in filminin de bir “yeniden yapım” olduğu düşünüldüğünde (Bkz. Ingmar Bergman’ın Jungfrukallan‘ı) bu öykünün amacı iyiden iyiye yitirilmiş, teslimat yolda kaybolmuş diyebiliriz. Öykünün özünde, korkutucu olan bir fikir vardır: Asıl psikopat kimdir? Asıl katil kimdir? İntikam yalnızca bir bahane midir? İntikam alan aileyi ne derece haklı bulabiliriz? Bergman’ın orijinal filminde ailenin evine sığınan katiller gerçekten acınacak durumdadır, içlerinden biri de hatta tamamıyla masum küçük bir çocuktur (bu yeni filmdeki Justin’in orijinal hali). Buna rağmen Max Von Sydow’un oynadığı baba, çocuk da dahil hepsini canhıraş vaziyetlerde öldürür.

Wes Craven’ın yeniden yapımında ise katiller pek acınacak durumda değildirler. Buna rağmen yeri geldiğinde savunmasız olabilecek biçimde sersem ve aptaldırlar. Ailenin intikamı ise abartılı değildir, neredeyse normal bir tepkidir. Katillerin psikopatlığı ise abartılı tonda verilmiştir. Bu film bu biçimiyle istismar sinemasına yakındır.

Suyunun suyuna, yani 2009 yapımı Soldaki Son Ev’e geldiğimizde ise, katillerin psikopatlığı yavandır. Buna karşılık ailenin intikamı abartılmıştır. Justin aileye yardımcı olan iyi bir karakterdir. Üstelik kız mainstream Amerikan anlatısına yaraşır biçimde ölmemektedir bile. Aile yaralı kızlarını alıp güvenliğe ve sağlığa taşımak yerine ilginç biçimde önceliği psikopatlığa verir. Örneğin filmin sonunda, olaylar olup bittikten sonra mikrodalga fırında kafa patlatma sahnesi buna abartılı bir örnek. Hani sanki kızın ailesi gerçek psikopatlar, hepsi birer Dexter, içlerindeki psikopatın ortaya çıkması için bir kıvılcım bekliyorlar. Zavallı Krug ve çetesi de çatacak adam kalmamış gibi bu psikopatlara çatıyorlar. Evet bu da istismar sineması, ama Craven’ın 1972’deki versiyonu gibi sarsıcı ve iz bırakan çiğ bir biçimde değil, stilize ve temelsiz biçimde.

Eee ne oldu peki şimdi? Anlatmak istediğiniz öykü buyduysa çok güzel. Yok değildiyse, hele bir de o orjinal yapımdaki kışkırtıcı fikri vermeye çalıştıysanız, biz onu anlamadık. Biz bunu anladık: Zavallı aile fırtınalı bir gecede, psikopatlık için fırsat kollayan, psikopat sırasındaki, eş durumundan psikopat, psikopat adaylarının evine sığınır.

Not: Hülya Koçyiğit’in de bir Last House On The Left’i var. Keşke onu da yukarıdaki karşılaştırmaya koyaydım…

Gökhan Toka

Film: 6 Puan

Korkutuculuk: 2 Puan

Gerilim: 3 Puan

Kan & Revan: 3 Puan


Funny Games

Yönetmen:Michael Haneke
Senaryo:Michael Haneke
Oyuncular:Susanne Lothar, Ulrich Mühe, Arno Frisch, Frank Giering
Yapım Yılı: 1997
Ülke: Avusturya
[ratings]


Korku Filmleri Yorumu: Michael Haneke’nin tüm filmlerinde eksenine aldığı Ann ve Georg karakterleri bana hep burjuvazinin Adem ve Havva’larına gönderme gibi gelir.Bu karakterler ya burjuvazi tarafından ruhen sakat bırakılmış çocukları olan, ya da kendi ruhsal sakatlıklarını fark etmeden varoluşlarını sürdüren kadın ve erkek kahramanlardır.Avrupa’nın yüzeyde düzgün derinde hasarlı işleyen, vaat edilen ve elde edilenlere odaklı sürdürülen konforlu hayatlarına cevapsız sorular sorar yönetmen. Söyleşilerinde de belirttiği gibi filmleri yanıtları değil sorularıdır. Beyazperdeye gerçeğin mahkemesini kurar, bu gerçekliği izleyenin katlanmakta güçlük çekeceği kadar uzun ve eşzamanlı sahneler kullanarak kurguya ortak ederek ve beklenmedik anlarda sert bir yüzleştirme yolu ile ifade eder. İsterik ağlama ve hıçkırık sahneleri, yüzleşme ve farkına varma anlarının dışa dönük vurumuna denktir.Bu onun filmlerinde, burjuvazinin adeta insani duygulardan arındırılmış insanı robotlaştırdığı, hissizleştirdiği, vicdani sorgulamaların vicdana getirilmediği, erdemin konforla garanti edildiği kandırmacasına dönüş, hatırlama ve dışa vurma eylemine benzer. İşte Haneke’nin burjuvaziyi suçladığı filmlerinde suça ortak ettiği karakterler, bizzat biz koltuklarında rahatça oturan, cüzdanlarında yada bankalarında kredi kartları, sosyal sigorta garantileri, metrolarda yada kendi araçlarında yalnızlıklarını konforlarına borçlu olanlarız, tıpkı kurguladığı öykülenmelerdeki karakterlerin farkında olmadan elde ettiklerinden dolayı kaybettikleri gibi.

Duygusal buzlanma üçlemesinin en çarpıcı bölümü olan Yedinci Kıta filminde bastırılmış öfkenin, vaat ve elde edilen her şeyin hiçsizliğine duyulan isyanın fark ediş anı ölümcül sonuçlara sebep olur. Kurdun Günü’nde dünyanın son günü bir grup insan üzerinden anlatım bulur , yine boşluğun ve anlamsızlığın merkezine düşüş vardır. Diğer filmlerinde de görebileceğiniz gibi buzdağının görünen kısmı ile görünmeyen kısmındaki anlatımı yönetmenin boşlukları doldurmanız gereken eşleştirmelere ne kadar duyarlı olabileceğimizin sorgulanmasıdır.Bunu ister vicdanımızla, ister kendi gerçekliğimizle yapalım, yüzleşme kaçınılmazdır. İzleyİcisinin bir çoğu filmlerindeki uzun ve sabır isteyen eşzamanlı sahneleri katlanmaya değer olarak görür. Bu sahneler, bazen dakikalarca süren bir masa tenisi sahnesi, tekrar tekrar başa sarılan bir dublaj sahnesi, bir tabaktaki yemeğin kaşıklanması, derme çatma bir mezarın başında ağlama sahnesi, bir metro sahnesi gibi sizin o anda orada olduğunuz, tanıklık ettiğiniz, karakterlerle özdeşleşmek zorunda bırakıldığınız anlardır. Gelgitler, ani ve beklenmedik kısa şoklarla devam eder. Kurgunun ritmi, Haneke’nin özgün sinemacılığı ile neye uğradığınızı bilemeyeceğiniz sonlarla hafızalarınızda derin izler bırakacak, içinizde yarım kalan yada hasara uğrayan bir şeyler olacaktır.

1997 yapımı Funny Games, yönetmenin kariyerindeki en sıra dışı filmlerinden biri. Gerçek bir şiddet filmi olmasına rağmen, bunu kurguya gömen, adeta klasik şiddet eleştirilerini ve izleyicinin görmek istediği modüler işleyişi reddedip, ona görmek yada algısal mantığı ile kabul etmek istediği , yada sinemada tekrarlanan ve şablonlara kavuşan şiddet dilini vermeden kendi anlatımına izleyeni taraf yapan ilginç bir film. Aslında film karakterleri ile değil izleyenle oynanan bir oyun. 2007 yapımından çok az bahsedeceğim,üzerinde fazla durmaya değmeyeceğini düşünüyorum .1997 yapımı film başta Susanne Lothar (Anna) olmak üzere tüm oyuncuları ile bir başyapıt. Haneke’nin neden böyle bir işe kalkıştığını hala anlamış değilim fakat Naomi Watts gibi dev bir aktrist bile yeni çevrimi kurtaramamış diye düşünüyorum. Belki burjuvazi, Avrupa’ya daha çok yakışıyordur, belki aşinalığımız Haneke sularından çıktığında yabancılaşıyoruzdur.Kısaca Haneke, 1997 de öyle bir film yapmış ki, bu filmin gücünü 2007 tarihinde kendisi bile aşamamış.

Gelelim filmin konusuna, öncelikle açılış sahnesinde yarattığı kısa şokla gelinecek durum hakkında sert bir ipucu taşıyor. Üç bireyden oluşan aile ya da burjuvazinin en küçük birimi, Ann, Georg ve oğulları Georgie yazlık evlerine doğru arabaları ile seyir halindeler. Klasik müzik dinleyen aile, sıkıcı bir “bu kimin eseri” muhabbeti yapıyorlar.Bize sıkıcı gelen bu sahne, bunun farkında olmayan aile için sıradan ve keyifli oysa ki.Bir anda çalmaya başlayan sert metal müzik ( ki bunu bir tek biz duyabiliyoruz, onlar değil ) nereye varacağı hissettirilen şiddet seyri için akıllıca bir gönderme. Aileyi saracak olan bir tehdit var ve bunu hisseden sadece biziz. Henüz filmin ilk dakikalarında araçtaki koltuğa oturmuşuz bile.

Yazlıklarına vardıklarında, komşuları ile karşılaşıyorlar ve onların mutsuz ve tedirgin ifadelerinden bir an için şüpheye düşseler de, bunun üzerinde durmuyorlar. Ne de olsa kendi hayatlarında her şeyin yolunda olmasının rahatlığı var, ve aynı konforlu hayata sahip olan komşuları için daha azı olamaz, ne de olsa burjuvazinin vaatleri saat gibi tıkır tıkır işler. Peki ya bu işleyişi bozan durumlar olursa? İşte bunun garantisinin olmadığını Haneke’nin en sert filminde yaşayacağımız anlar vasıtası ile görür ve kabul ettiriliriz. Aslında sıkıcı ve tekdüze olan hayatlarına pat diye dalan 2 genç, bırakın hareket getirmeyi facianın eşiğine getirip kedi-fare oyunu oynamaya başlamıştır bile. Facia, son derece kibar ve zarif bir konuşma diline sahip olan gencin kapıyı çalıp yumurta istemesi ile başlar.Film boyunca nezaketlerinden ve şiddet eğilimlerinden hiç taviz vermeyen iki genç, zincirleme devam eden ve biz bu sahneye nasıl geldik dedirtecek kadar mantığımızı zorlayan fakat aynı zamanda mümkünlük derecesi ile kabul ettirilen gidişat ile aileye ve izleyene cehennem azabı yaşatacaktır. Amaçlarının sadece oyun oynamak olduğunu iddea eden, sonuçta aileyi öldüreceğini de kibarca belirten gençler antipati yaratırken, nezaketleri ile şaşırtmaktadır. Üstelik filmin bir karesinde gençlerden birinin ekrana dönüp: peki siz hangi tarafı tutacaksınız repliği, bırakın filmi gerçekliğinden koparmak, tam tersi filme kelepçeler bizleri. Bu esaretten kurtulmak için fırsat dahi bulan iki karakter ( o noktada 2 kişi kalmışlardır ) öyle saçma ve stratejik hatalar yaparlar ki, biz izleyenler ekrana atlayıp karakterlere tokat atmak isteriz. Birkaç önceki sahne ise, tam nefes alacağız bir umut doğdu derken beklenmedik bir şekilde meşhur kumanda sahnesi ile tüm ümitlerimizi yıkıma uğratır. Bu sahne oyunu kimin kazanacağını anladığımız an ve bir sonraki az önce bahsettiğimiz an ise emin olduğumuz andır. Uygulanan fiziksel şiddeti görsel detayların gölgesine gizleyen yönetmen, ruhsal şiddetle ezer geçer hepimizi. Bunu yaparken televizyon unsurunu da çok ilginç şekilde kullanacaktır. Zaten film başlı başına gündelik hayatta başka işler için dikkate alınan objelerin özenlice kullanılması değil midir: televizyon, yumurtalar, tv kumandası, telefon, bir bıçak, golf sopası ve şu an aklıma gelmeyen diğer bazı metalar, amacı belli olmayan şiddet yayıcı gençlerin farkındalık sınırında olmayan maddeci burjuvazi ailesinin kabusuna ortak edilir.

Funny Games’in şiddeti hangi amaçla benimsediği belirsiz olan 2 genci, şiddeti bulaşıcı hastalık taşırcasına kapı kapı yaymaktadır. Onlar belki üstün zekalı değildir bu oyunda peki ya aile, neden kendilerini kurtarmak için akıllıca adımlar atmamış ve hatalı stratejiler işlemiştir? Georg’un gençlerden birine attığı tokatta yenilmeyeceğine dair aldığı özgüvenin sebebi nedir, oyunun başladığını fark etmemesi mi, yoksa konforlu hayatında sahip olduklarının kendi hayatı da dahil olmak üzere dış tehditle elinden zorla alınacağına dair fikri olmaması mı?

Haneke’nin Kurdun Günü dışındaki hiçbir filminde az da olsa bir umut mesajı verdiğini hatırlamıyorum. Yalnız hatırladığım şu var ki, bu film bittiğinde dahi devam eden bir şeyler var.Umutsuzluk, kapı kapı dolaşan yıkım ve o iki genç her evin kanepesinden yüzünü bize dönüp soruyor hain bir ifade ile: Peki ya siz, hangi tarafdansınız? Bu sorunun cevabını biliyoruz, fakat ifade etmeye korkuyoruz, yeterince güvende miyiz oyun başlamadan önce? Michael Haneke’nin sorularına cevap verirken dikkatli olun.

Melisa Aydın

Film:10 Puan

Korkutuculuk: 2 Puan

Gerilim: 5 Puan

Kan & Revan: 1 Puan